Bu günlerde birilerinin samimiyetine çok ihtiyaç duyuyorum gerçekten. Sahteliklerden bıktım. Herkes sahnede başrol oynadığını zannederek yaşıyor, kendini bi sikim zannediyor. Bu durumdan çok rahatsız oluyorum. Kendim gibi insanlar bulana kadar da bu rahatsızlığım daha da katlanacak gibi..
Size yıldız tilbeden aşk laftan anlamaz ki şarkısını hediye ediyorum.
Sanki resmen bana yazılmış bu şarkı....
Kendimden çıktım yola
Bir yere varamadım
Yıllar kayboldu bir anda
Kimselere soramadım
Şansım yok aşktan yana
Sevgiye rastlamadım
Hani o gençlik varya
Güldü geçti tutamadım
Olsun mu olmasın dert sana uğramasın
Gitsin de gelmesin bir daha ayrılık hiç
Mevlam sakınsın seni her türlü gözden
Aay... Aay...
Bit dersin bitmez ki aşk laftan anlamaz ki
.......
Sevdin mi sevmedin mi
Sustun mu söyledin mi
Anlatsaydın dinlerdim
Ben aşkımı diyemedim
Gördüğüm günden beri
Ne ölüyüm ne diri
Yandım söndüm binlerce kez öldüm
Baktığım her yerde gördüm
Olsun mu olmasın dert sana uğramasın
Gitsin de gelmesin bir daha ayrılık hiç
Mevlam sakınsın seni her türlü gözden
Aay... Aay...
Bit dersin bitmez ki aşk laftan anlamaz ki ...
Şu dünyadan biraz samimiyet istiyorum o kadar...
5 Ekim 2011 Çarşamba
20 Eylül 2011 Salı
Shift + Delete Bütün Olumsuzluklar
Neden bu konulara değiniyorum merak ediyorsun belkide. Amacım mı var? hayır umrumda değilsiniz, sadece birkaç hayalet okur da canlanır diye yazıyorum bunları.
Hepimiz aslında korkulacak şeylerin arasında adı bile geçmeyen birşeylerden korkarız.
Sabah yatağında yatarken önceden kurmuş olduğun alarmdan 5 dk önce uyanmaktan, arkadaşlarla bir ortama girdiğinde ilk önce yüzler sana çevrileceği için sohbeti başlatmaktan, kız arkadaşınla karşıkarşıya geldiğinde çıkma teklifi etmekten, pek samimi olmadığın biriyle nasılsın, nasıl gidiyor muhabbetini tükettikten sonraki o sessiz süreçten, markette aldıklarını poşete koymaya daha yeni başlamışken kasiyerin ürünleri ışık hızıyla geçirip seni beklediği ve diğer müşterilerin "hadi" dercesine bakışlarını üzerinde hissettiğin zaman oluşan kaygıdan, toplu tanışma fasıllarında sıra bana gelecek diye ... ve dahasından korkarız, ya da çekiniriz...
Madem ortada bir korku var, mutlaka bunun bir nedeni de olmalıdır.
Evet bir nedeni var: buna kişisel muhakeme, önyargı veya ne istiyorsan diyebilirsin.
Şöyle küçük bir tablo çizelim, örneğin lisede pasif bir öğrencilik geçiren bir genç var, kendiyle konuşulmazsa kimseyle münakaşaya girmiyor. Grupsal çalışmalar söz konusu olduğunda yalnız kalıyor ve tek kaldığı için öğretmeni tarafından başka bir gruba koyuluyor. Hiçbir arkadaşı onunla ortak birşeye dahil olmak istemiyor. Arkadaş sandığı birkaç denyo da sırf çıkar için yanındalar. Telefonuna turkcell'den başka mesaj atan da yok. Üniversiteye gittiğinde de aynı tavırlar tekrar takınılıyor ve üniversiteden mezun olduktan sonra tek bir arkadaşıyla bile görüşmüyor. Görücü usulüyle evlenip, hayatını ev iş arasında harcıyor.
Bu tabloya baktığında ne görüyorsun çok iyi biliyorum. Gerizekalı çocuk biraz aktif olsaydı, girişken olsaydı ve biraz da çevre edinebilseydi hiçbirşey yukarıda yazdığı gibi olmazdı. Ama seni ondan farkın nedir gözüm? Parçasal ya da bütünsel olarak onunla aynı kaderi paylışyorsun, farkındasın veya değilsin.
Bu olanların sorumlusu çocuğun bakış açısıyla bakacak olursak kaderdir. Onun önüne fırsatlar konulmadığını iddia eder. Aklında hep neden sorusu vardır...
Ama olayların tek suçlusu da o çocuktur, önündeki fırsatları göremeyen bir nankördür, elindeki gücü hissedemeyen sümüğün tekidir, yani az önceki dediğinde haklısın.
Beynin yapısı ağ şeklinde çalışmaktadır. Her bir kavram geçmiş yaşantıda edinilen her bir diğer kavram ile bir bağlantıdadır. Buna ingilizcede mind map denir. Örneğin aşk kelimesini beyninde canlandırdığında aklına eski sevgilin gelir. Artık onu düşünüyor olduğun için ona bağlı parçacıklar gelir, mesela gözleri, göz kelimesini düşündüğünde annenin göz ameliyatı gelir, annenin göz ameliyatını düşündüğünde hastanedeki doktorun şerefsizliği gelir.. bu böyle uzar gider...
Sohbete nereden başlamıştık, nereye geldik deriz hep bilirsin...
İşte demek istediğim, küçük alakasız birşey bile seni geçmişteki kötü tecrübelerine götürüp kötü düşünceleri tekrar download edebilir. Böyle hatırlatgaçların(?) eskiden yaşadıklarının şimdi olanlara büyük etkisi var canimin içi.
Akılda öyle bir mekanizma işler ki, her yapılanı, her yaşananı tecrübe olarak kaydeder. Olumlu ya da olumsuz olsun, yeniden yaptığımız birşeyde önceki yaptıklarımızı feyz alırız, gene önceden bir durumun sonucunda karşılaştığımız tepkiyi genelleriz. Etki tepki genellemeleri hayatımızı belirler. Aynı durumla bugün karşılaşsak beyin daima önceki deneyimleri referans alır ve aynı sonuçların yaşanacağı kanısını yaratır.
İşte buna kesinkes önyargı denir.
Bu nedenle, geçmişte birşeyler olmuşsa bir arkadaş ortamına kolay giremezsin, bu nedenle iş görüşmesindeki mülakatta bir sıfır yenik başlarsın, akrabalarınla arana kilometrelerden fazlası girer, arkadaşının seni kazıkladığını düşünürsün, her gün okula giderken ne giysem acaba diye umursarsın, hocalarının ayrım yaptığını düşünürsün, herkesin bencilce yaşadığını zannedersin ve hâttâ bu yüzden yalnız kalırsın...
Başkalarının senin hakkında komplolar kurduğunu bile düşünebilirsin.
Her hareketimizden ve her düşüncemizden doğallığı sömüren bu önyargıyla yaşamak sana çok zarar verecektir. Bunu ya öğrendin ya da ileride öğreneceksin..
Kısaca, önyargı hastalıktır. Hiçkimse bir hastalıkla yaşamak istemez ve bu hastalığın teşhisini kendin koymalısın ve ilacı sen olmalısın.
Başkalarının ne düşündüklerini bu kadar umursadığın kadar kendini de umursasaydın, şu bilgisayarn başında saatlerini harcayıp bu yazıyı okumazdın belkide. Empati denen ne olduğunu bilmediğin kavramı, bokunu çıkarıncaya kadar saçma sapan yaşamazdın.
Arkadaşım boşuna üzülüyorsun, boşuna tasalanıyorsun, boşuna kaygılanıyorsun. Dünya ne senin için dönüyor ne de onlar için. Bırak kendini, kalbinden geçeni de birazda.. Sal gitsin...
UMURSAMAZ OL. yalnız bu umursamazlığı da, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla lekeleme. Herkes kendi hayatını yaşar, peki ya sen?
Sen ya kendim için yaşıyorum diyip milleti sikiyorsun, kazıklıyorsun, bencilce yaşıyorsun ya da elbet bir gün diye başlayan umutlara kapılıp sade bir kimse olup çömezliyorsun. Ya da demek istediğime geliyorsun.
Ey dost, yeni durumlarda eskiyi gözünün önüne getirme, hayatının geri kalanını neden geçmişe bağlayarak ziyan ediyorsun be dangalak...
Yenilik iyidir iyi.
Ne demiş Herakleitos: "değişmeyen tek şey değişimin kendisidir." Peki sen niye bir düşünceden bu kadar çok türev üretip onlara saplanıyorsun?
Eğer öğüt istiyorsan al o zaman : yenilikçi ol, yeniliğe açık ol, çekingen olma, umursamaz ol, pasif olma, kendini hissettir, en önemlisi KENDİN OL.
Geçmişini silemezsin ama en azından gözünün şimdi önüne anılarını değil hayallerini koyabilirsin.
Vay be nereden nereye geldik ;)
Sözüm onadır ki, senden geriye tek kalan şey mezar taşının üstündeki ismin olmasın be güzelim, oynayarak insanların kalbine girmeye çalışacağına kendin ol, hadi girdin diyelim, onlar seni değil gösterdiğin sahteliği seviyorlar bunu bil.
Onun yerine duyguyu yaşa ve yaşatarak sevdir kendini ve de sev.
Bu laflarım kendinde değişime açık olanlaradır.
Kapalı kütüklere değil, keza o amk.larıma anca balta işler.
Hadi sen sağ, ben selamet...........
Hepimiz aslında korkulacak şeylerin arasında adı bile geçmeyen birşeylerden korkarız.
Sabah yatağında yatarken önceden kurmuş olduğun alarmdan 5 dk önce uyanmaktan, arkadaşlarla bir ortama girdiğinde ilk önce yüzler sana çevrileceği için sohbeti başlatmaktan, kız arkadaşınla karşıkarşıya geldiğinde çıkma teklifi etmekten, pek samimi olmadığın biriyle nasılsın, nasıl gidiyor muhabbetini tükettikten sonraki o sessiz süreçten, markette aldıklarını poşete koymaya daha yeni başlamışken kasiyerin ürünleri ışık hızıyla geçirip seni beklediği ve diğer müşterilerin "hadi" dercesine bakışlarını üzerinde hissettiğin zaman oluşan kaygıdan, toplu tanışma fasıllarında sıra bana gelecek diye ... ve dahasından korkarız, ya da çekiniriz...
Madem ortada bir korku var, mutlaka bunun bir nedeni de olmalıdır.
Evet bir nedeni var: buna kişisel muhakeme, önyargı veya ne istiyorsan diyebilirsin.
Şöyle küçük bir tablo çizelim, örneğin lisede pasif bir öğrencilik geçiren bir genç var, kendiyle konuşulmazsa kimseyle münakaşaya girmiyor. Grupsal çalışmalar söz konusu olduğunda yalnız kalıyor ve tek kaldığı için öğretmeni tarafından başka bir gruba koyuluyor. Hiçbir arkadaşı onunla ortak birşeye dahil olmak istemiyor. Arkadaş sandığı birkaç denyo da sırf çıkar için yanındalar. Telefonuna turkcell'den başka mesaj atan da yok. Üniversiteye gittiğinde de aynı tavırlar tekrar takınılıyor ve üniversiteden mezun olduktan sonra tek bir arkadaşıyla bile görüşmüyor. Görücü usulüyle evlenip, hayatını ev iş arasında harcıyor.
Bu tabloya baktığında ne görüyorsun çok iyi biliyorum. Gerizekalı çocuk biraz aktif olsaydı, girişken olsaydı ve biraz da çevre edinebilseydi hiçbirşey yukarıda yazdığı gibi olmazdı. Ama seni ondan farkın nedir gözüm? Parçasal ya da bütünsel olarak onunla aynı kaderi paylışyorsun, farkındasın veya değilsin.
Bu olanların sorumlusu çocuğun bakış açısıyla bakacak olursak kaderdir. Onun önüne fırsatlar konulmadığını iddia eder. Aklında hep neden sorusu vardır...
Ama olayların tek suçlusu da o çocuktur, önündeki fırsatları göremeyen bir nankördür, elindeki gücü hissedemeyen sümüğün tekidir, yani az önceki dediğinde haklısın.
Beynin yapısı ağ şeklinde çalışmaktadır. Her bir kavram geçmiş yaşantıda edinilen her bir diğer kavram ile bir bağlantıdadır. Buna ingilizcede mind map denir. Örneğin aşk kelimesini beyninde canlandırdığında aklına eski sevgilin gelir. Artık onu düşünüyor olduğun için ona bağlı parçacıklar gelir, mesela gözleri, göz kelimesini düşündüğünde annenin göz ameliyatı gelir, annenin göz ameliyatını düşündüğünde hastanedeki doktorun şerefsizliği gelir.. bu böyle uzar gider...
Sohbete nereden başlamıştık, nereye geldik deriz hep bilirsin...
İşte demek istediğim, küçük alakasız birşey bile seni geçmişteki kötü tecrübelerine götürüp kötü düşünceleri tekrar download edebilir. Böyle hatırlatgaçların(?) eskiden yaşadıklarının şimdi olanlara büyük etkisi var canimin içi.
Akılda öyle bir mekanizma işler ki, her yapılanı, her yaşananı tecrübe olarak kaydeder. Olumlu ya da olumsuz olsun, yeniden yaptığımız birşeyde önceki yaptıklarımızı feyz alırız, gene önceden bir durumun sonucunda karşılaştığımız tepkiyi genelleriz. Etki tepki genellemeleri hayatımızı belirler. Aynı durumla bugün karşılaşsak beyin daima önceki deneyimleri referans alır ve aynı sonuçların yaşanacağı kanısını yaratır.
İşte buna kesinkes önyargı denir.
Bu nedenle, geçmişte birşeyler olmuşsa bir arkadaş ortamına kolay giremezsin, bu nedenle iş görüşmesindeki mülakatta bir sıfır yenik başlarsın, akrabalarınla arana kilometrelerden fazlası girer, arkadaşının seni kazıkladığını düşünürsün, her gün okula giderken ne giysem acaba diye umursarsın, hocalarının ayrım yaptığını düşünürsün, herkesin bencilce yaşadığını zannedersin ve hâttâ bu yüzden yalnız kalırsın...
Başkalarının senin hakkında komplolar kurduğunu bile düşünebilirsin.
Her hareketimizden ve her düşüncemizden doğallığı sömüren bu önyargıyla yaşamak sana çok zarar verecektir. Bunu ya öğrendin ya da ileride öğreneceksin..
Kısaca, önyargı hastalıktır. Hiçkimse bir hastalıkla yaşamak istemez ve bu hastalığın teşhisini kendin koymalısın ve ilacı sen olmalısın.
Başkalarının ne düşündüklerini bu kadar umursadığın kadar kendini de umursasaydın, şu bilgisayarn başında saatlerini harcayıp bu yazıyı okumazdın belkide. Empati denen ne olduğunu bilmediğin kavramı, bokunu çıkarıncaya kadar saçma sapan yaşamazdın.
Arkadaşım boşuna üzülüyorsun, boşuna tasalanıyorsun, boşuna kaygılanıyorsun. Dünya ne senin için dönüyor ne de onlar için. Bırak kendini, kalbinden geçeni de birazda.. Sal gitsin...
UMURSAMAZ OL. yalnız bu umursamazlığı da, bana dokunmayan yılan bin yaşasın mantığıyla lekeleme. Herkes kendi hayatını yaşar, peki ya sen?
Sen ya kendim için yaşıyorum diyip milleti sikiyorsun, kazıklıyorsun, bencilce yaşıyorsun ya da elbet bir gün diye başlayan umutlara kapılıp sade bir kimse olup çömezliyorsun. Ya da demek istediğime geliyorsun.
Ey dost, yeni durumlarda eskiyi gözünün önüne getirme, hayatının geri kalanını neden geçmişe bağlayarak ziyan ediyorsun be dangalak...
Yenilik iyidir iyi.
Ne demiş Herakleitos: "değişmeyen tek şey değişimin kendisidir." Peki sen niye bir düşünceden bu kadar çok türev üretip onlara saplanıyorsun?
Eğer öğüt istiyorsan al o zaman : yenilikçi ol, yeniliğe açık ol, çekingen olma, umursamaz ol, pasif olma, kendini hissettir, en önemlisi KENDİN OL.
Geçmişini silemezsin ama en azından gözünün şimdi önüne anılarını değil hayallerini koyabilirsin.
Vay be nereden nereye geldik ;)
Sözüm onadır ki, senden geriye tek kalan şey mezar taşının üstündeki ismin olmasın be güzelim, oynayarak insanların kalbine girmeye çalışacağına kendin ol, hadi girdin diyelim, onlar seni değil gösterdiğin sahteliği seviyorlar bunu bil.
Onun yerine duyguyu yaşa ve yaşatarak sevdir kendini ve de sev.
Bu laflarım kendinde değişime açık olanlaradır.
Kapalı kütüklere değil, keza o amk.larıma anca balta işler.
Hadi sen sağ, ben selamet...........
12 Eylül 2011 Pazartesi
Dilek tutmadan kaydı bütün yıldızlar...Ya sen ?
Özgüvenden bahsediyorum evet, daha doğrusu eksikliğinden....
Sahip olmadığımdan, bu özgüven altında gösterilen güdünün ne amaç uğruna kazanıldığını bildiğim için, sahip olmak istemediğimden.... Anlamadığım dünyaya kendini kanıtlama çabasından, okuldaki piç arkadaşlarında gördüğün, iş yerindeki iş arkadaşlarının bölüm şefine yaptığı yalakalık sonucu lehine bir çıkar sağladığında onu izlerken eksikliğini hissettiğin duygudan... Sana yıllarca statü diye yedirilmek istenen basamak yarışının getirdiği hastalıktan bahsediyorum...
Her birimiz demiyeceğim, bazılarında önceden tadını aldığı için aşırı doz olan bu özgüven denen bok varlığıyla yemiyormuş gibi yokluğuyla da beter birşey.
Nedir ya bu özgüven? - Yaptıklarına, davranışlarına güvenmek, aşırı sorgulamalarda bulunmamak, kendini sevmek şeklinde tanımlanıyor.
Benim gördüğüm ve beklenen bu değil maalesef ve eğer özgüven buysa aşağıda anlatacaklarım bambaşka bir kavram, boşuna yazının devamını okuma.
Buna at koşusu, sidik yarışı da diyebiliriz.
Doğduğunda herşey güzeldir, hiçbir davranışına sınırlama 'getiremezsin', seni sen olduğun için, doğal olduğun için severler ve o sevgiye layık olmak için şebeklikler yapman gerekmez. Ne zamanki "o komşunun oğlu/kızı"
ortaya çıkar, işte o zaman koşuya start verilir. Artık zamanla anlarsın ki, övgü ve takdir toplaman için daima komşunun çocuğunu(sembolik anlamda) geçmen gerekir. İşte bunu yapma düşüncesiyle bulunduğun takdir toplayan aptal davranışların özgüven olarak nitelendirilir. Okula başladığındaysa diğer arkadaşlarını daha iyi tanıdığında kendinde farklı olan bir yan görürsün ve bunu törpülemeye çalışırsın. Futbol sevmesen bile arkadaş edinmek için futbol muhabbeti yapmaya çalışır, bu uğurda spor sayfalarını takip edersin. Onların dinlediği şarkıları dinler, genel olarak beğenilen filmleri sen de beğenirsin. Bunu hepimiz yapıyoruz, yalan söyleme amk.
Yalnız çelişki şurada, her zaman birbirimizle yarıştı(rıldı)ğımızı biliyoruz değil mi, en yakışıklı, en çalışkan, en iyi, en kötü, en salak, en çok saygı duyulan, en çok sevilen, en güzel kız/erkek arkadaşa sahip olmaya çalışan, en en en..... Peki kendine has yanlış 'gördüğü' özelliklerini törpüleyip başkalarının arasına girmeye çalışan kim? Sadece eli mahkum olduğu için yanında bulunduklarının kıçını yalayıp onlardanmış gibi davranıp 'biz' olmaya çalışan kim? Hem yarışıp, hem de onlardanmış gibi rol yapıp çift kişilikli bireyler yaratıyoruz.
Başkalarının yanında entel dantel olup çok bilmiş davranıp, eve gidince kıçının arasını kaşıyıp recep ivedik, doktorlar izliyorsun lan. Bu ne yaman çelişki?
Nesin sen insan mı, müslüman mı, türk mü? Hiçbirisin. Sen de bu tüketici toplumun kendini geçindirmesini sağlayacak ara bi elemansın. İlkokuldan beri başına kakılan 'zorunlu saygı' senin düşüncelerini sınırlamakla kalmamış, gerçek kişiliğin, hayallerin de erimiş...
Yeni bir felsefe yaratacak potansiyele sahip film The Matrix'te bahsedildiği gibi "beyninin içi bir hapishane".
Artık hayallerin gerçek mutluluğa değil; parayla dönemsel sevinç getiren olgulara bağlanmış. Emeklilik, dünya turu, zengin olmak, ünlü olmak....
Halbuki bu hayalleri gerçekleştirdiğinde bile bütün zevklerini kalbinde, beyninde yaşıyorsun. Yani demek istediğim 24 saat yanında taşıdığın sonsuz bir mutluluk kaynağın var.
Gördüğün dünya düzeninde mutluluğu 'daima dışarıda' kredi kartına 10 taksitle satmaya çalışıyorlar. Buraya nasıl geldik peki? Yıllarca köprü üstüne köprüler kuruldu, kafanda belli bir düşünce yapısı yerleştirilmeye çalışıldı. Sen de zamanı gelince o düşünceye paşa paşa hizmet edeceksin koçum, bu kaçınılmaz... Kendi egolarını tatmin etmek uğruna başka temiz veya çirkin birçok insanı üzeceksin..
Şu küçücük ömründe....
Ama, kalbinde daime taşıdığın bu mutluluğu aktif etmenin bir yolu dahavar .
Herşeye baştan başlamalısın. Hayatını kendin için yaşayacaksın, önüne sunulan a, b, c, d, e seçeneğini seçmek yerine f diyeceksin. Hayallerinin doktor olmayla başlayıp, abuk subuk bir gençlik geçirip, muhasebeci, avukat olmayla sonlanmaması için yalnızca gönlünden geçen uğruna savaş vereceksin. ( İlham almak için fight club'u izle mesela, ama brad pitt'in, helena'nın tipine değil, dediklerine odaklan)
Törpülediğin o yanını geri kazanacaksın, Einstein misali matematikte küçük görüldüğü halde tutkusunun üzerine gider olacaksın..
Kısacası sen, adın herneyse, sen sadece o olacaksın, başkası uğruna şekillenen hamur veya aynı bokun binbir tonundan biri değil, yalnız sen..
Hayatın sadece ama sadece bir kere yaşanabilir olduğunu daima hatırla ve bunu bir cevşen misali boynundan, aklından çıkarma...Eğer uyumasaydık hayatın, mutluluğun kıymetini daha iyi anlardın, bildiğin gibi uykuyla birlikte düşünceler de tazeleniyor, her yeni gün, yeni bir hayatmış gibi bir hal alıyor. Böyle, günler ardı ardına geçtikçe yeni bir günün geleceğinden emin olduğun için hayatının yeniden başlayacağına dair aptal bir güven oluyor doğal olarak. Ama gel gör ki, gerçek seni bir kerede bulur, gençliğini, hayatını iyi yaşadın mı demeden çeker alır seni bu diyarlardan...
Bu söylediklerimi bir davranıştan da öte, refleks haline getirdiğin an, yazının başında söylediğim sözcük, diğer herkesin içinde sana damga gibi yapışacaktır.
Kendin ol koçum, güzelim.......
Hadi selametle...
Sahip olmadığımdan, bu özgüven altında gösterilen güdünün ne amaç uğruna kazanıldığını bildiğim için, sahip olmak istemediğimden.... Anlamadığım dünyaya kendini kanıtlama çabasından, okuldaki piç arkadaşlarında gördüğün, iş yerindeki iş arkadaşlarının bölüm şefine yaptığı yalakalık sonucu lehine bir çıkar sağladığında onu izlerken eksikliğini hissettiğin duygudan... Sana yıllarca statü diye yedirilmek istenen basamak yarışının getirdiği hastalıktan bahsediyorum...
Her birimiz demiyeceğim, bazılarında önceden tadını aldığı için aşırı doz olan bu özgüven denen bok varlığıyla yemiyormuş gibi yokluğuyla da beter birşey.
Nedir ya bu özgüven? - Yaptıklarına, davranışlarına güvenmek, aşırı sorgulamalarda bulunmamak, kendini sevmek şeklinde tanımlanıyor.
Benim gördüğüm ve beklenen bu değil maalesef ve eğer özgüven buysa aşağıda anlatacaklarım bambaşka bir kavram, boşuna yazının devamını okuma.
Buna at koşusu, sidik yarışı da diyebiliriz.
Doğduğunda herşey güzeldir, hiçbir davranışına sınırlama 'getiremezsin', seni sen olduğun için, doğal olduğun için severler ve o sevgiye layık olmak için şebeklikler yapman gerekmez. Ne zamanki "o komşunun oğlu/kızı"
ortaya çıkar, işte o zaman koşuya start verilir. Artık zamanla anlarsın ki, övgü ve takdir toplaman için daima komşunun çocuğunu(sembolik anlamda) geçmen gerekir. İşte bunu yapma düşüncesiyle bulunduğun takdir toplayan aptal davranışların özgüven olarak nitelendirilir. Okula başladığındaysa diğer arkadaşlarını daha iyi tanıdığında kendinde farklı olan bir yan görürsün ve bunu törpülemeye çalışırsın. Futbol sevmesen bile arkadaş edinmek için futbol muhabbeti yapmaya çalışır, bu uğurda spor sayfalarını takip edersin. Onların dinlediği şarkıları dinler, genel olarak beğenilen filmleri sen de beğenirsin. Bunu hepimiz yapıyoruz, yalan söyleme amk.
Yalnız çelişki şurada, her zaman birbirimizle yarıştı(rıldı)ğımızı biliyoruz değil mi, en yakışıklı, en çalışkan, en iyi, en kötü, en salak, en çok saygı duyulan, en çok sevilen, en güzel kız/erkek arkadaşa sahip olmaya çalışan, en en en..... Peki kendine has yanlış 'gördüğü' özelliklerini törpüleyip başkalarının arasına girmeye çalışan kim? Sadece eli mahkum olduğu için yanında bulunduklarının kıçını yalayıp onlardanmış gibi davranıp 'biz' olmaya çalışan kim? Hem yarışıp, hem de onlardanmış gibi rol yapıp çift kişilikli bireyler yaratıyoruz.
Başkalarının yanında entel dantel olup çok bilmiş davranıp, eve gidince kıçının arasını kaşıyıp recep ivedik, doktorlar izliyorsun lan. Bu ne yaman çelişki?
Nesin sen insan mı, müslüman mı, türk mü? Hiçbirisin. Sen de bu tüketici toplumun kendini geçindirmesini sağlayacak ara bi elemansın. İlkokuldan beri başına kakılan 'zorunlu saygı' senin düşüncelerini sınırlamakla kalmamış, gerçek kişiliğin, hayallerin de erimiş...
Yeni bir felsefe yaratacak potansiyele sahip film The Matrix'te bahsedildiği gibi "beyninin içi bir hapishane".
Artık hayallerin gerçek mutluluğa değil; parayla dönemsel sevinç getiren olgulara bağlanmış. Emeklilik, dünya turu, zengin olmak, ünlü olmak....
Halbuki bu hayalleri gerçekleştirdiğinde bile bütün zevklerini kalbinde, beyninde yaşıyorsun. Yani demek istediğim 24 saat yanında taşıdığın sonsuz bir mutluluk kaynağın var.
Gördüğün dünya düzeninde mutluluğu 'daima dışarıda' kredi kartına 10 taksitle satmaya çalışıyorlar. Buraya nasıl geldik peki? Yıllarca köprü üstüne köprüler kuruldu, kafanda belli bir düşünce yapısı yerleştirilmeye çalışıldı. Sen de zamanı gelince o düşünceye paşa paşa hizmet edeceksin koçum, bu kaçınılmaz... Kendi egolarını tatmin etmek uğruna başka temiz veya çirkin birçok insanı üzeceksin..
Şu küçücük ömründe....
Ama, kalbinde daime taşıdığın bu mutluluğu aktif etmenin bir yolu dahavar .
Herşeye baştan başlamalısın. Hayatını kendin için yaşayacaksın, önüne sunulan a, b, c, d, e seçeneğini seçmek yerine f diyeceksin. Hayallerinin doktor olmayla başlayıp, abuk subuk bir gençlik geçirip, muhasebeci, avukat olmayla sonlanmaması için yalnızca gönlünden geçen uğruna savaş vereceksin. ( İlham almak için fight club'u izle mesela, ama brad pitt'in, helena'nın tipine değil, dediklerine odaklan)
Törpülediğin o yanını geri kazanacaksın, Einstein misali matematikte küçük görüldüğü halde tutkusunun üzerine gider olacaksın..
Kısacası sen, adın herneyse, sen sadece o olacaksın, başkası uğruna şekillenen hamur veya aynı bokun binbir tonundan biri değil, yalnız sen..
Hayatın sadece ama sadece bir kere yaşanabilir olduğunu daima hatırla ve bunu bir cevşen misali boynundan, aklından çıkarma...Eğer uyumasaydık hayatın, mutluluğun kıymetini daha iyi anlardın, bildiğin gibi uykuyla birlikte düşünceler de tazeleniyor, her yeni gün, yeni bir hayatmış gibi bir hal alıyor. Böyle, günler ardı ardına geçtikçe yeni bir günün geleceğinden emin olduğun için hayatının yeniden başlayacağına dair aptal bir güven oluyor doğal olarak. Ama gel gör ki, gerçek seni bir kerede bulur, gençliğini, hayatını iyi yaşadın mı demeden çeker alır seni bu diyarlardan...
Bu söylediklerimi bir davranıştan da öte, refleks haline getirdiğin an, yazının başında söylediğim sözcük, diğer herkesin içinde sana damga gibi yapışacaktır.
Kendin ol koçum, güzelim.......
Hadi selametle...
Etiketler:
çift kişilik,
emeklilik,
güven,
hayal,
hayat,
mutluluk,
özgüven,
özgüven eksikliği,
sahte,
yalan
Kaydol:
Yorumlar (Atom)