12 Eylül 2011 Pazartesi

Dilek tutmadan kaydı bütün yıldızlar...Ya sen ?

Özgüvenden bahsediyorum evet, daha doğrusu eksikliğinden....
Sahip olmadığımdan, bu özgüven altında gösterilen güdünün ne amaç uğruna kazanıldığını bildiğim için, sahip olmak istemediğimden.... Anlamadığım dünyaya kendini kanıtlama çabasından, okuldaki piç arkadaşlarında gördüğün, iş yerindeki iş arkadaşlarının bölüm şefine yaptığı yalakalık sonucu lehine bir çıkar sağladığında onu izlerken eksikliğini hissettiğin duygudan... Sana yıllarca statü diye yedirilmek istenen basamak yarışının getirdiği hastalıktan bahsediyorum...
Her birimiz demiyeceğim, bazılarında önceden tadını aldığı için aşırı doz olan bu özgüven denen bok varlığıyla yemiyormuş gibi yokluğuyla da beter birşey.
Nedir ya bu özgüven? - Yaptıklarına, davranışlarına güvenmek, aşırı sorgulamalarda bulunmamak, kendini sevmek şeklinde tanımlanıyor.
Benim gördüğüm ve beklenen bu değil maalesef ve eğer özgüven buysa aşağıda anlatacaklarım bambaşka bir kavram, boşuna yazının devamını okuma.
Buna at koşusu, sidik yarışı da diyebiliriz.
Doğduğunda herşey güzeldir, hiçbir davranışına sınırlama 'getiremezsin', seni sen olduğun için, doğal olduğun için severler ve o sevgiye layık olmak için şebeklikler yapman gerekmez. Ne zamanki "o komşunun oğlu/kızı"
ortaya çıkar, işte o zaman koşuya start verilir. Artık zamanla anlarsın ki, övgü ve takdir toplaman için daima komşunun çocuğunu(sembolik anlamda) geçmen gerekir. İşte bunu yapma düşüncesiyle bulunduğun takdir toplayan aptal davranışların özgüven olarak nitelendirilir. Okula başladığındaysa diğer arkadaşlarını daha iyi tanıdığında kendinde farklı olan bir yan görürsün ve bunu törpülemeye çalışırsın. Futbol sevmesen bile arkadaş edinmek için futbol muhabbeti yapmaya çalışır, bu uğurda spor  sayfalarını takip edersin. Onların dinlediği şarkıları dinler, genel olarak beğenilen filmleri sen de beğenirsin. Bunu hepimiz yapıyoruz, yalan söyleme amk.

Yalnız çelişki  şurada, her zaman birbirimizle  yarıştı(rıldı)ğımızı biliyoruz değil mi, en yakışıklı, en çalışkan, en iyi, en kötü, en salak, en çok saygı duyulan, en çok sevilen, en güzel kız/erkek arkadaşa sahip olmaya çalışan, en en en..... Peki kendine has yanlış 'gördüğü' özelliklerini törpüleyip başkalarının arasına girmeye çalışan kim? Sadece eli mahkum olduğu için yanında bulunduklarının kıçını yalayıp onlardanmış gibi davranıp 'biz' olmaya çalışan kim? Hem yarışıp, hem de onlardanmış gibi rol yapıp çift kişilikli bireyler yaratıyoruz.
Başkalarının yanında entel dantel olup çok bilmiş davranıp, eve gidince kıçının arasını kaşıyıp recep ivedik, doktorlar izliyorsun lan. Bu ne yaman çelişki?
Nesin sen insan mı, müslüman mı, türk mü? Hiçbirisin. Sen de bu tüketici toplumun kendini geçindirmesini sağlayacak ara bi elemansın. İlkokuldan beri başına kakılan 'zorunlu saygı' senin düşüncelerini sınırlamakla kalmamış, gerçek kişiliğin, hayallerin de erimiş...
Yeni bir felsefe yaratacak potansiyele sahip film The Matrix'te bahsedildiği gibi  "beyninin içi bir hapishane".
Artık hayallerin gerçek mutluluğa değil; parayla dönemsel sevinç getiren olgulara bağlanmış. Emeklilik, dünya turu, zengin olmak, ünlü olmak....
Halbuki bu hayalleri gerçekleştirdiğinde bile bütün zevklerini kalbinde, beyninde yaşıyorsun. Yani demek istediğim 24 saat yanında taşıdığın sonsuz bir mutluluk kaynağın var.
Gördüğün dünya düzeninde mutluluğu 'daima dışarıda' kredi kartına 10 taksitle satmaya çalışıyorlar. Buraya nasıl geldik peki? Yıllarca köprü üstüne köprüler kuruldu, kafanda belli bir düşünce yapısı yerleştirilmeye çalışıldı. Sen de zamanı gelince o düşünceye paşa paşa hizmet edeceksin koçum, bu kaçınılmaz... Kendi egolarını tatmin etmek uğruna başka temiz veya çirkin birçok insanı üzeceksin..
Şu küçücük ömründe....

Ama, kalbinde daime taşıdığın bu mutluluğu aktif etmenin bir yolu dahavar .
Herşeye baştan başlamalısın. Hayatını kendin için yaşayacaksın, önüne sunulan a, b, c, d, e seçeneğini seçmek yerine f diyeceksin. Hayallerinin doktor olmayla başlayıp, abuk subuk bir gençlik geçirip, muhasebeci, avukat olmayla sonlanmaması için yalnızca gönlünden geçen uğruna savaş vereceksin. ( İlham almak için fight club'u izle mesela, ama brad pitt'in, helena'nın tipine değil, dediklerine odaklan)
Törpülediğin o yanını geri kazanacaksın, Einstein misali matematikte küçük görüldüğü halde tutkusunun üzerine gider olacaksın..
Kısacası sen, adın herneyse, sen sadece o olacaksın, başkası uğruna şekillenen hamur veya aynı bokun binbir tonundan biri değil, yalnız sen..
Hayatın sadece ama sadece bir kere yaşanabilir olduğunu daima hatırla ve bunu bir cevşen misali boynundan, aklından çıkarma...Eğer uyumasaydık hayatın, mutluluğun kıymetini daha iyi anlardın, bildiğin gibi uykuyla birlikte düşünceler de tazeleniyor, her yeni gün, yeni bir hayatmış gibi bir hal alıyor. Böyle, günler ardı ardına geçtikçe yeni bir günün geleceğinden emin olduğun için hayatının yeniden başlayacağına dair aptal bir güven oluyor doğal olarak. Ama gel gör ki, gerçek seni bir kerede bulur, gençliğini, hayatını iyi yaşadın mı demeden çeker alır seni bu diyarlardan...
Bu söylediklerimi bir davranıştan da öte, refleks haline getirdiğin an, yazının başında söylediğim sözcük, diğer herkesin içinde sana damga gibi yapışacaktır.

Kendin ol koçum, güzelim.......

Hadi selametle...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder